4 Aralık 2016 Pazar

Aralık kapıdan giren dört yazar

Geçen yılın Aralık ayında boş yokmuş. Ay boyunca okuduğum 4 kitabı da şöyle bir hatırlayınca buna emin oldum.

Nedense yeni yıl arefeleri beni hala neşelendirebiliyorlar. Beklentiler bir yana, belki de kışı yarılamış olmak avuntusudur bu...

Geçen yılbaşı arefesinde belli ki okuduğum kitaplar beni baya avutmuş.

İlki, son yıllarda hep adını duyduğum Zabel Yesayan'ın "Meliha Nuri Hanım"ı. 1878'de Üsküdar'da doğan Yesayan, Sorbonne'da edebiyat ve felsefe okumuş. Ermeni kırımında sürgün listesinde yer alan yazar, Osmanlı kadını kılığında Bulgaristan'a kaçıyor. Sonraki hayatını Ortadoğu'daki mülteci ve yetimlere adayan Yesayan, Sibirya'da, muhtemelen sürgünde ölüyor ya da öldürülüyor. Yazarın sözünü ettiğim kitabının kahramanı Meliha Nuri, çok sert mizaçlı, kuralcı, muhafazakar bir kadın. Bu özellikleri en çok da kendisini yaralıyor, hayatını daraltıyor. Müreffeh bir ailenin kızı olan Meliha Nuri, I. Dünya Savaşı'nda gönüllü hastabakıcılık yapar. Bir yanda kendisini terkeden zabit nişanlısı, diğer yanda aslen konaklarında çalışan yoksul ailenin oğlu olan hekim ile arasındaki duygusal gerilimler Meliha Nuri'yi yıpratır. Öte yandan, roman boyunca sık sık karşımıza çıkan Ermeni meselesine bakışındaki statükoculuk ve ötekileştirici tavır, dönemin baskın görüşlerini yansıtması bakımından önemli. Yine aynı cehpede birlikte çalıştıkları Ermeni hekim ile kahramanımızın kurduğu ilişki de kayda değer. Yesayan, derdi olan ve bu derdi iyi anlatan bir yazar. Mutlaka okunmalı. Üstüne üstlük, o dönem için aldığı eğitim, cesareti ve politik duruşuyla ayrıksı olan bir kadın yazar Yesayan.

Aras Yayınları başka bir dünyanın kapılarını açıyor.


Murathan Mungan'ın ilk dönem yazdıkları benim her daim yoldaşımdır. Üç Aynalı Kırk Oda, Paranın Cinleri, Mahmud ile Yezida ve sonra az da olsa Kadından Kentler bende yer etmiştir. Haliyle, Harita Metod Defteri'nin, çıktı çıkıyor derken kitapçılarda boy göstermesi beni çok heyecanlandırdı. Mungan, Paranın Cinleri'nde Mardin'de, civar şehirlerde ve Ankara'da geçen çocukluğuna tadımlık bir giriş yapmıştı. Harita Metod Defteri'nde ise tüm hayatını teşrih masasına yatırıyor ve hakkında bilmemizi istediği ne kadar şey varsa üstümüze boca ediyor. Unutulmaz bir okuma deneyimi oldu benim için. Yine kendisinin dediği gibi, "çocukluğu bir kez daha benim kardeşim oldu". Başka hayatlar, başka hayaller, arzular, kederler, travmalar ama çok benzer hisler, izler... Mutlaka ama mutlaka okuyunuz.

Mungan'ın hikayesine sahne teşkil eden eski Mardin.


Selçuk Baran'ı çok geç keşfetmek benim suçum mu? Bütünüyle değil. Önceleri isminden dolayı onu erkek sanıyordum. Kadın yazarlara torpil geçerim çünkü, kadın olduğunu bilseydim hemen yanaşırdım. Ama edebiyat dünyası kadın yazarlara torpil geçmediği gibi, parmağının ucuyla dokunuyor onlara. Yazardan önce Bozkır Çiçekleri'ni okumuştum. Ankara'da geçiyor diye de bi sevinmiştim. Hemen bağlandım kendisine. O nasıl bir duruş hayata karşı? O ne feraset, üslupçuluk, özgür ruh! Bir Solgun Adam ise anlatısının şahikası bence. Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ına benziyor. Ama sadece benziyor. Nev-i şahsına münhasır bir adam Baran'ınki. Ahir ömründe zaten hiç içinin ısınmadığı karısı ve kızından kaçan adamımız bankacı Mehmet Taşçı, yaşlı Dürnev Hanım'ın çatı katını kiralar. Küçücük bir çatı odasından dünyanın hikayesini çıkarıyor Selçuk Baran. Mehmet Taşçı'yı, onun yalnızlığını, dünyaya sığamaz halini, korkularını, avareliğini maharetle anlatıyor. Ayhan Geçgin'in Uzun Yürüyüş'ünün kahramanını da hatırlattı bana Mehmet Taşçı. Geçgin, Baran'ı okumuş mudur acaba hiç? Okusa severdi. Umarım okumuştur.

Şöyle kısa da olsa sohbet etmek isteyeceğim bir kadındı Selçuk Baran.


Yalçın Tosun'un çok fazla reklamı, tanıtımı yapıldı. Bu kadar güzel kitap adı olmaz be kardeşim, dedirttiği ve kitapla ilgili tanıtım yazıları çok baştan çıkarıcı olduğu için aldıydım Bir Nedene Sunuldum'u. Öykü okumayı sevmem ben. Ama bunlar gerçekten okunmaya değer öykülermiş. Yaşlılık, çocukluk, yalnızlık, arzular, beklentiler, gerilimler... Birçok karanlık hikayenin içinde bunların hepsi var. Gündelik olandan, basitlikten edebiyat çıkarmak zor. Bence Tosun bunu yapıyor.

Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in de yazarı Tosun.


Rica edeceğim bunların hepsini okuyun. Pişman olmayacaksınız.


Meliha Nuri Hanım, Zabel Yesayan, Çev. Mehmet Fatih Uslu, Aras.
Harita Metod Defteri, Murathan Mungan, Metis.
Bir Solgun Adam, Selçuk Baran, YKY.

Bir Nedene Sunuldum, Yalçın Tosun, YKY.

15 Ekim 2016 Cumartesi

Bir rol pakırı anı eşliğinde yine Antalya...

Antalya çocukluğum ve ergenliğimi bir önceki yazıda, şehir rehberi tadında anlatmıştım. Şimdi de yerelle karşılaşma tecrübesinden bahsedeyim istiyorum. Çünkü, önceki yazı hakkında arkadaşlarla konuşurken, Ankara'da doğup büyümüş, orta sınıfa mensup bir ailenin çocuğu olarak, 70'lerin Antalyasının bana sakinleri, kültürü, adetleri ve gündelik hayat pratikleriyle de şaşırtıcı geldiğini hatırladım.

Antalya'nın yerlilerinin yekpare bir kitle olduğunu söyleyecek değilim. Sözünü edebileceklerim, benim yine ablam ve onun çevresi aracılığıyla tanımış olduğum Antalyalılar.

Sıcak iklim insanı onunla başetmenin türlü yolunu bulmuş. Antalya'da geçirdiğimiz bunaltıcı yazlardan birinde babam sokaktan geldi ve şaşkınlıkla: "Beton Kahve'de oturuyorum iki saattir. Ben şıpır şıpır terlerken, bir sürü ihtiyar örgü hırkayla istiflerini bozmadan okey oynuyorlardı" dedi. Önceki yazıda bahsettiğim Beton Kahve, o zamanlar gerçekten de kahvehaneydi. Şehir henüz gecekondulardan mürekkepken, çarşı içindeki kahvehanenin betondan inşa edilmiş olması sanırım o adla anılmasına sebep olmuştu. Neyse efendim, hakikaten zamanla Antalya insanının sıcakla imtihanını, bizim gibi soyunup dökünerek ve yellenerek değil, sıkı giyinip uyuyarak verdiğini öğrendik. E tabii imkanı olanlar yaylalara çıkıyorlardı.

Uyuyarak mı dedim? Evet, uyuyarak. Şehri ve sakinlerini daha yeni yeni tanımaya başladığımız günlerde gittiğimiz bir kadın gününde, evin Antalyalı sahibi bize geleneksel ikramını yaptıktan sonra - ki bu ikramdan birazdan bahsedeceğim - "Benim üküm geldi, azcık kestireyim" diyerek tam karşımızdaki divana, bize de arkasını dönerek devrilivermez mi? Şaşkınlıkla birbirimize bakışımızı unutamıyorum. Misafirin kölesi olmak gerektiği şiarıyla yetiştirilmiş biz Orta Anadolu'nun kavruk insancıkları için rahatlığın bu raddesi anlaşılır gibi değildi. Hakikaten evsahibinin uykuda atlattığı yakıcı öğlen sonrasının sıcağını biz, kendimizi o koltuktan bu divana atarak, elimize geçen her kağıt parçasıyla yelpazelenerek ve kısık sesle evsahibinin dedikodusunu yaparak yenmeye çalıştıydık.

Evsahibi uyanınca, hazırladığı yiyecek içeceğin sıcağın yarattığı iştahsızlığa kurban gittiğini düşünerek, memleket kültüründe yaygın olan ısrarcı tavırlarla tabağı çanağı önümüze itelemeye başladı. Önümüze iteledi çünkü ikramlıklar yere serilen bir sofra bezinin üstüne yerleştirilmiş koca bir siniye serpiştirilmiş patlamış mısır, çekirdek, pişi, taze şamfıstığı, leblebi ve diş buğdayı dediğimiz haşlanmış buğday ile nohuttan yapılan bir yiyecekten mütevellitti. İlk kez böyle bir misafir ağırlama tarzı görüyor ve şaşkınlığımızı gizlemeye çalışıyorduk. Zamanla alıştık tabii bu tarza ve sevdik de.

Şehir sakinlerinin yazları zırt pırt uyumalarına alışmıştık artık. Ama bir sahil şehrinde yaşayan insanların yüzme bilmemelerine anlam vermemiz çok zor oldu. Dediğim gibi Orta Anadolu sakinleri olarak, yazları en fazla bir hafta deniz yüzü görmemize rağmen iyi kötü yüzme biliyorduk. Düşünüyorduk ki, Antalyalılar balık gibi yüzerler. Ne münasebet! Çoğunun denizle ilişkisi çok sınırlıydı veya hiç yoktu. Tarım temel geçim kaynağıydı. Balığın kıt olmasından balıkçılığın çok rağbet görmediği anlaşılıyordu. Çok geçmeden turizm, tarımla at başı gitmeye başladı. Şehrin turistik tarafı öne çıkmasına rağmen, yerlilerin muhafazakar tavırları çok uzun süre gündelik hayata hakim oldu. Yerli kadınların sokaklarda şortla dolaştığı nadirdi. Geleneksel yaşantı şehre gelen yabancıların yaşam tarzından uzak tutuyordu yerlileri. Bu durumun değişmesi 80 sonrasını buldu.

Sokak tezgahlarında satılan iri salatalıklar ve kaktüslerin dikenli meyvelerine başka sahil şehirlerinden alışkındık. Ama tirmis denilen ve camlı vitrini olan üç tekerlekli arabalarda satılan mısır benzeri çerezi ilk kez görüyorduk. Ablamın evinin önünden sık sık geçen bir amca "Ti ti ti tirmiiiis!" diye ne zaman bağrınsa ben koşarak aşağı iniyor ve tirmise dalıyordum. Ha, bir de keçi etinden söz etmeliyim. Antalyalılar keçi etine çok alışıktılar. Şehrin dağlık kesimlerinde keçi çok oluyor, oralarda yaşayanlar da tadı hafif ekşimsi olan keçi etinden başka et yemiyorlardı. Şimdilerde keçi sütü ve peyniri çok revaçta. Ama hala büyük şehirlerde keçi etine rastlamadım. Bizim damak tadımıza hiç uymadı bu keçi eti. Tavşan eti de öyle. Tavşan eti mi? Evet. Eniştemin köyünde ava gitmek adettendi. Bazen tavşan da vuruluyor ve derisi soyulduktan sonra kanı süzülsün diye ayaklarından asılıyordu. O manzara zaten bir felaketti benim için. Tavşanı minnoş bir hayvan olarak çocuk kitaplarında, hadi bilemediniz kırda bayırda, hayvanat bahçesinde görmüş bir çocuk olarak o işlemlerden geçmiş minnoşun kahverengi etini yeme fikri tüyler ürperticiydi benim için.




Ama babam ava gitmekten kurtulamadı tabii. Ava giden avlanır. Daha ilk seferinde kamyonetten düşerek ayağını kırdı. Bir sağlıkçı olarak onun aklına hemen kırık ayağı alçıya aldırmak geldiyse de, köyün yaşlıları, neden bilmem "Parlamento" adını verdikleri bir kırık-çıkıkçıya, geleneksel usüllerle tedavi olması için ısrarcı oldular. Parlamento ziyareti yapıldı ama sonuç hezimet olunca hastane yolları göründü babama.

Orta Anadolu şivesine alışık kulaklarımıza Akdenizli insanların şivesi oldukça yabancıydı. Kızdılar mı, "Afat ölümcüğü gelsin" diye beddua edip, bir deprem, sel veya heyelan sayesinde düşmanını bertaraf etmeyi hayal eden Antalyalılar, iş yapmak zorunluluğu ortaya çıkınca da, "Adı belli adamdan iş mi kaçar?" diyerek ortadan kayboluyorlardı. Bir şeyin nerde olduğunu sorunca "Endirde" diye cevap veriyor, belliydi zaten yerine "evel de var" diyorlardı. Bir "rol pakırı", onlar için bir ölçü birimiydi. Pakır, bakır (yani bir tür bakraç) demekti, rol olarak telaffuz  ettikleri de bir deterjan markasıydı. O deterjanın kovasının alacağı kadar bir miktarı kastediyorlardı. Falan/filan kelimesini nerdeyse hiç kullanmıyor, onun yerine "bile"yi kullanıyorlardı. "Hacer bile gelirse beraber gideriz" diyorlardı mesela. Haliyle bu şifreleri çözmek zaman aldı.

Yaşlı birinden söz ederken adının sonuna "ce/ca" eki koyuyorlardı. Ahmetce, Fatmaca gibi mesela. Yakın arkadaşlarına "ahretlik" diyorlardı. Şimdi gençlerin "ölümüne kanka" dedikleri türden bir dostluktu bu sanırım :)

Böyle geçmiş zaman kipiyle yazdığıma bakmayın siz. Antalya'da bu bahsettiklerim hala var. Ama şehir, memleketin genel kentleşme tecrübesine uyum sağlayarak birbirinden farklı kültürleri ayrıştırdı. Aynı zamanda şehrin yerel kültürünü "ehlileştirdi". Hala yer sofrasında pişi ve patlamış mısır ikram ediliyor misafirlere ama eskisinden daha az. Ya da bu ikramları yapan kitleyi görmeden yaşamanız mümkün. Bir de artık tüm büyük şehirlerde olduğu gibi, internet sayfalarından alınan tariflerle moda olan ikramlıklar yapılıyor ve sunuluyor misafirlere. Bazen de kafelerde buluşuluyor, kabul günleri pastanelerde, kebapçılarda yapılıyor.

Evlerde işler böyle yürürken, Antalya bir kültür-sanat, üniversite şehri oldu. Kurumsal eğitimler kışları boş olan Antalya otellerinde veriliyor. Başka büyük şehirlere uğramayan birçok yabancı sanatçı oraya gidiyor gösteri yapmak, imza günü düzenlemek için. Bir zamanlar kışları unutuluşa terkedilen şehir, artık hiç can sıkıntısı çekmeden yaşayabileceğiniz ama geçmişin dokusunun silikleştiği bir yere dönüşüyor giderek.






12 Ekim 2016 Çarşamba

Portakal, yakamoz ve sivilceler...

Antalya'da Altın Portakal Film Festivali'nin başlıyor olması bende bir Antalya çocukluğu ve tabii ergenliği yazısı yazma hevesi yarattı. Bugünkü gazetelerde vazgeçilmez Yeşilçam yıldızları geçidinin fotoğraflarından birini (Cüneyt Arkın'lı olanı) da görünce şöyle bir geçmişe gidip geldim.

Ablam erken yaşta evlenip önce Denizli'ye, kısa süre sonra da eniştemin memleketi Antalya'ya yerleşmişti. Çekirdek ailemiz birbirine pek düşkün ve de evhamlı olunca, "Aman kız yalnız başına ne yapıyor oralarda?", "Acaba bizi özlüyor mudur?", "Yemek yapmayı öğrenmiş midir?", "Kocasının ailesiyle anlaşmış mıdır?" sorularına kendi kendine cevap aramak yerine, soruları bizzat ablama sormak ve onu sarıp sarmalamak için Antalya yollarına revan olmuştu. Hele bir de ablam hamile kalınca, kim tutar Şenol Ailesi'ni? Tek derdimizin ablamı sahiplenmek olmadığı malumunuzdur sanırım. Boru değil, Antalya burası. Taaa 70'lerde bile turistik yer. Deniz kenarı, temiz havalı, bol yeşillikli ve ucuz bir Akdeniz şehri. Yılda iki kez (sömestr ve yaz tatillerinde) yaptığımız Antalya çıkarmalarının bir nedeni de bu.

Gidiyoruz, haftalarca, bazen aylarca kalıyoruz. Kışları Antalya daha güzel. Çünkü, kelimelerin kızkardeşi Doris Lessing'in tabiriyle yazları başınızın üstünde borazan çalan güneş, kışları tatlı tatlı okşuyor sizi. Bugün bina yığınından ufkun görünmediği sokaklarda boylu boyunca portakal ve turunç bahçeleri uzanıyor. Bahçeleri geçtim, azıcık toprak bulduğu yerde çoğalıyor narenciye ağaçları, zeytinler, zakkumlar, kauçuk ağaçları, yaseminler... Burun direğinizi sızlatan bir kokusu var şehrin. İşte bu bitki örtüsünden yükseliyor kokular demetinin bir çeşidi, başka bir çeşidi denizden esen rüzgarla yosun ve iyot taşıyor, rutubetli hava ise o yıllarda temel inşaat malzemesi olan ahşabın rayihasını dağıtıyor havaya. Her şey bu kadar yolunda değil tabii. Henüz kanalizasyon sistemi kurulmadığı için, boşaltım sistemi doğrudan deniz kıyısındaki mağaralara akıtılan şehirde, rüzgar ters yönden esince insanı kapalı mekanlara sürükleyen bir lağım kokusu da mevcut.

Yazları ise öldürücü sıcağın yaptığı eziyeti portakal çiçeklerinin kokusu bile hafifletmiyor. Biz de ne yapıyoruz? Ya Konyaaltı'na plaja gidiyoruz ya da Kurşunlu Şelalesi'ne, Adrasan'a, Kemer'e, Phasilis'e pikniğe... Ormanın denizle birleştiği yerler bunların bazıları. Önce yemek, sonra deniz. 80'lerde adı 12 Eylül Koruluğu olan ve şehir merkezine çok yakın, okaliptüs ağaçlarıyla şenlenmiş mesire yerinin de müdavimiyiz. Koruluğun işaret ettiği tarihi momenti farketmemiş gibi davranıyoruz.

Şehrin merkezindeki sahil şeridi Konyaaltı'nda obalar var. Orta ve orta alt sınıftan Antalyalılar ile mücavir alandan gelen yazlıkçılar oralarda ucuza, çoluk çocuk tatil yapıyorlar. Bi şenleniyor ki yazları orası, sormayın!

Benim kafamdaki resim de böyle siyah beyaz. İşte obalar ordalar.

Obanın yakından görünüşü


Bir dönem o kadar çok pikniğe gitmişiz ki Antalya'da, artık ailece piknik sözünü bile duymak istemiyoruz. E malum, piknik özellikle kadınlar için rezil bir iş. Yiyecek içecek hazırlama, toplama, bulaşıkları en yakın çeşmede yıkama, çocuklara mukayyet olmaya çalışma falan... Erkekler mangalı yakarlar kasılarak, pişirdikleri etlerin en iyilerini gövdeye indirirken de demlenirler.

Antalya'da günlük hayatımız bunlarla sınırlı değil tabii. Şehir merkezini de tavaf ediyoruz sık sık. O zamanlar şimdiki avm'ler yok. Bir Selekler Çarşısı var. Birkaç katlı bu çarşıdaki üç beş dükkan/mağaza bize cezbedici geliyor. Kitapçı bile var yahu orada! Dönerciler Çarşısı, merkezde gösterişli, turistik bir mağazası bulunan Yenigün reçelcisi. Ama tabii Antalya'nın uzun yıllar alamet-i farikası olmuş Narenciye'yi unutmamak lazım. Burası bir kamu kuruluşu ve Antalya'nın bitek topraklarında yetişen her türlü nebattan reçel yapan bir fabrika aynı zamanda. Fabrikanın ve çalışanlarının lojmanlarının bulunduğu semtin adı da Narenciye.

Konyaaltı Caddesi boyunca sıralanan ve bize sınıfsal konumumuzu biraz hoyratça hatırlatan ankastre mutfakçılar vitrinine kaçamak ama arzulu bakışlar attığımız yerler. Annem, ablam ve ben'den bahsediyorum. Yakın zamana kadar ayakta kalan Sağlık Meslek Lisesi, çocuk ben ve genç ablam için ilk tatillerimizden birini yaptığımız pansiyon aynı zamanda.Çünkü, Sağlık Bakanlığı yazları liseyi çalışanları için kampa dönüştürüyor. Tabii artık bizim kalacak yerimiz belli. Önünden geçerken okula şöyle bir göz atıyor ve geçmişi yadediyoruz.

Sonra Karaalioğlu Parkı var. Akşam serinliğinde, ablamların Memurevleri'ndeki evlerinden çıkıp, Beton Kahve'yi aşıp yürüye yürüye gittiğimiz park. Girişinde Antalyaspor'un tesisi var. Dev palmiye ağaçlarının eşliğinde denize çıkan bir yolu katederek binbir çeşit çiçekle dolu parkın çay bahçesine ulaşıyoruz. Bir memur ailesine yakışanı yaparak, bir semaver söylüyor ve manzaraya dalıp gidiyoruz.


Denize doğru...


Üçkapılar yabancı turistlerin uğrak yeri. Biz orası yokmuş gibi davranıyoruz. Yivli minareye, saat kulesine falan yat limanına inen yokuşu adımlarken rastlıyoruz. Sabahları babamla limana gidip balık alıyoruz bazen. Ama çok erken gitmeliyiz. Yoksa büyük oteller ve lokantalar toparlıyor her türden balığı. Dönerken, saat kulesine yakın meşhur fırından tahinli çörek almayı ihmal etmiyoruz. Bazen ailece Kadın Yarı'nın önünden geçerek Antalya Devlet Tiyatrosu'na gidiyor, pek hoşlanarak tiyatro oyunları seyrediyoruz.

Tabii festival şimdiki kadar sansasyonel olmasa da o zaman da var. Henüz kültürel ve sanatsal etkinliklerin cenneti olmayan şehirde, film festivali o zamanlar çok daha önemli bir organizasyon. Yeşilçam yıldızları korteji, açılış zamanı, halkın şehir merkezine doluşup, çekirdekler ve gazozlar eşliğinde izledikleri bir etkinlik. Festivalin o zamanlar en önemli parçası. Üstü açık araçlarla kimisi kasılarak, kimisi de sempatik tavırlarla halkı selamlayan sinema oyuncuları, "Aaaa, bunun boyu ne kadar kısaymış!", "İyice yaşlanmış vallahi!", "Bak kız, filimlerde ne çirkin görünüyor bayaca yakışıklıymış" türünden yorumlar havada uçuşurken geçiyorlar Konyaaltı Caddesi'nden ihtişamla. Kortejin vazgeçilmezleri Tecavüzcü Coşkun, Selda Alkor ve Sümer Tilmaç. Coşkun ve Sümer Tilmaç, Antalya'da yaşıyorlar. Bu kortej onlar için ellerini eteklerini çektikleri Yeşilçam hayaletini canlandırıyor belki.

Heyt be! Açılın!


Bütün bu anlattıklarımı tecrübe eden ben ise silik ve içine kapanık bir çocuk ve ergen olarak, hayatımın kayda değer bir kısmını uzun yıllar bir taşra şehri irisi sayılabilecek bu Akdeniz ikliminde geçiriyorum. Alnımda sivilceler uç verirken ablam benim en iyi arkadaşım. Onun verdiği kitapları okuyor, yaşıtlarım o yılların en popüler eğlence mekanları olan diskolarda, barlarda dans ederken onun arkadaşlarıyla ahbaplık ediyorum. Onun şehre, anneliğe ve yeni hayatına alışma sürecini birlikte yaşıyoruz. Çocukken sokakta oynayan komşu çocukları veya misafirliğe gelen akrabaların yaşıtım olan çocukları için şehirli, geçici ve kırılgan bir misafirim. Ergenken ise şortlarıyla bisiklete binen genç kızları veya kızlı erkekli pastanelerde, sahilde oturan yaşıtlarımı uzaktan, hasetle, özlemle izleyen bir yabancıyım.

Antalya bu demek benim için. Tatlı ve ekşi. Uzak bir ülke. Bir yürek sızısı, bir hayaller denizi.

7 Ekim 2016 Cuma

Pastırma yazı, yürek ayazı kitapları



Kasım ayı Ankara'da pastırma yazıdır. Tatlı bir serinlik ile mayıştıran bir sıcaklık birarada.
Ama bizim geçen yılki pastırma yazımız babamın geçirdiği ameliyat nedeniyle İbn-i Sina Hastanesi'nin Hacettepe Hastanesi Kampusu'na bakan bir odasında geçti neredeyse. Dile kolay 18 gün. Neyse ki hayati bir ameliyat değildi ama doktorların ve çoğu hastane personelinin çıldırtıcı ilgisizliği, hatta hadsizliği yüzünden bizi fazladan yordu. Kapıyı çat diye açıp, "Toplayın şu odayı nedir bu hal?" diyen hastabakıcılar mı ararsınız, babamın canının tatlı olmasıyla alay edip kendilerine eğlence çıkaran asistan doktorlar mı, sırf inatlaşma uğruna bir kat yukarı çıkıp iki satır rapor yazmayan ve adamcağızın fazladan bir hafta daha hastanede yatmasına neden olan uzman doktorlar mı, yoksa kalbi hasta olduğu için lokal anestezi vereceğiz diyerek babamı ameliyata alıp, günlerce halüsinasyon görmesine yol açacak dozda narkoz veren ve bunu bizden gizleyen cerrahlar mı?

Remzi abi, güzelim, pek hoş bir poz olmuş bu!


İşte bu hastane nöbetlerinde her fırsatta kitap okumak sağaltıcı bir işlev gördü. İlk kitap en eski polisiye yazarlarından Celil Oker'in Sen Ölürsün, Ben Yaşarım'ı idi. Oker'in bazı kitaplarında bir şeyler beni yakalıyor. Rindmeşrep bir tarafı var Oker'in kahramanı Remzi Ünal'ın. Nedense yerli veya yabancı hemen hemen her polisiye kahramanı looser ve özbakım becerilerinden yoksun, beş parasız, yalnız ve umarsız olmak zorunda. Bu kalıbın dışına çıkmak biraz daha fazla yetenek gerektiriyor galiba. Remzi Ünal da bu hallerden azade değil. Polis eskisi arkadaşımız, bu sefer kentsel dönüşüm furyasına kurban giden İstanbul'un yoksul bir semtinde boy gösteriyor. Hisarüstü, Remzi Ünal'a roman boyunca eşlik ediyor. Hatır için girilen tehlikeli bir macera, politik göndermeler ve yine bir gönül hikayesi. Okunabilir. Çok şey beklemeden...

Hastane odasından eve dönmenin yollarını ararken


Alejandro Zambra'nın çok seveni var. Ben de iki kitabının okuru olarak o gruptanım. Ama bakıyorum da bu aralar onun fazla şişirilmiş bir balon olduğunu düşünenler çoğalmış. Kafa yormama rağmen, eleştirel ekibe bunu düşündürenin ne olduğunu anlayamadım. Diğer kitaplarını da okursam belki onlara hak veririm, bilmem ki. Eve Dönmenin Yolları, Kasım ayında okuduğum Zambra kitabıydı. Daha önce de Ağaçların Özel Hayatı'nı okumuş ve hatta onu daha da çok sevmiştim. Tuhaf bir şekilde Zambra'nın beni yanıltmasını bekliyorum şimdi. Eyyy Zambra sevmeyenler! Beğendiniz mi yaptığınızı?
Neyse efendim, Eve Dönmenin Yolları, Latin Amerikalı yazarımızın darbeler, felaketler ve başka travmalarla örülü Şili tarihine göndermelerle anlattığı kendi çocukluk ve gençlik hikayesi. Sade ve güçlü bir anlatım bence. Ben de bunu seviyor olabilirim Zambra'da. Kendini paralamıyor edebiyat yapacağım diye. Edebiyat o anlatma arzusundan doğuyor bence. Bir şey eklemeden edemeyeceğim: nedir o kapaklar, o cazibesiz tasarım falan? Yoksa Zambra'nın sadeliğine de bu mu yaraşıyor? Hastanede, babamın başında uykusuz, gergin beklerken, eve dönmenin yolunu gösterecek her şeye ihtiyacım vardı. Kitabın adı benim için çok manidar olmuştu.

Ablam kitabı okurken bu tatlı fotoğrafı çekmiş. Dokunduğu şeye değer katar kendisi.


Jhumpa Lahiri'den size daha önce bahsetmiştim. Dert Yorumcusu başlıklı öykü kitabıydı bahsettiğim. Çok çok sevmiştim. Saçında Gün Işığı ise roman. Bu da kaçırılmamalı. Okuduğum en iyi, en unutulmaz kitaplar listesinde yerini alabilir. Saçında Gün Işığı, Hintli iki erkek kardeşin hayatlarını, birbirinden farklı yollara giderken karşılaştıklarını ve yollarını birleştiren genç bir Hintli kadını anlatıyor. Apolitik olanı akademisyenliğe yönelirken, devrimci harekete katılan diğerinin yaşadığı travma, Hindistan'ın politik, ekonomik, kültürel geçmişine ve bugününe temaslarla anlatılıyor.

Kapak bana bir şey anlatmıyor


Son kitap, Neşe Cehiz'in Cüceler'i. Bu da Radikal Kitap'ta rastgelip aldıklarımdan. Cehiz'i belki Asi, Kırık Kanatlar, Baba Evi, Zerda gibi dizilerin senaryo yazarı olarak tanıyan vardır. Biraz da bu cezbetmişti beni kitabı alırken. Ama çok memnun kalmadım bir romancı olarak Cehiz'den. Kitapta aile kurumunun eleştirisiyle karşılaşıyoruz. Galiba tanıtım metninde beni cezbeden de bu olmuştu. Sonradan görme, nüfuzlu bir adamın karısı olan kahramanımız, bolluk içinde mutsuz ve kendini kaybetmiş bir durumdadır. Kendi istekleri ve beklentileri, koca ve çocuklarınkinin çok gerisinde kalmıştır. Bu tanıdık hikayeyi çarpıcı bir finalle noktalamaya çalışsa da bence başarılı olamıyor yazar.

Hasıl-ı kelam, bu kadar laf ettikten sonra size Kasım ayı için sadece iki kitap önerebiliyorum: Saçında Gün Işığı ve Eve Dönmenin Yolları.

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Ablamın Ödünç Verdiği Kitaplar



Her edebiyat okurunun bir okumaya başlama macerası var. Ben anlatmaya istekli olanları dinlemeye bayılırım. Benim maceram, ablamın kitaplığında eşelenerek başladı. Daha okumayı sökmeden önce hem de. Ne şanslıyım ki, evde çılgın bir okur vardı bana örnek teşkil edecek. 

Ablam benden 14 yaş büyük olduğu için müstakil bir odada kalmayı hak ediyordu. Odasında Yetmişli yıllar için hatırı sayılır zenginlikte bir kitaplığı vardı. Yetmişli yıllar için diyorum, çünkü o yıllarda yayınevi, dolayısıyla da yayınlanan kitap sayısı azdı. Babam okur dostu bir baba olduğundan bize kitap satın alma konusunda büyük zorluk çıkarmazdı. Harçlıklar az olduğu için çıkardı sorun genelde. Ama kendisi Milli Eğitim Bakanlığı'nın, Kültür Bakanlığı'nın, Milliyet Yayınları'nın, Varlık Yayınevi'nin, İnkılap ve Aka Yayınevi'nin kitaplarını koltuğunun altına kıstırıp getirirdi sık sık. Talip Apaydın'ın Dağdaki Kaynak ile Mehmet Seyda'nın Şeytan Çekiçleri çocuk kitaplarından aklımda kalanlar. 

Kültür Bakanlığı'nın yayınladığı, Ali Rıza Yalman'ın (Yalgın) Cenup'ta Türkmen Oymakları araştırması ile Ivan Gonçarov'un Yamaç adlı romanı yaşıma uygun olmayan kitaplardı ama heyecanla okumuştum. Yamaç'tan bazı sahneler hala aklımda. Rus edebiyatı bir çocuğu bile cezbedebilir.

Ablam, daha okuma yazma bilmezken onun kitaplığına musallat olup, sandalyeye falan çıkarak raflardaki parlak ciltli kitaplarıyla mütecaviz bir tavırla hemhal olduğumu hiç unutmadı. Arada aklına gelirse anlatır. Ama sonra her konuda olduğu gibi okuma konusunda da bana ablalık yaptı. Kitaplığını yüksünmeden açtı benim kullanımıma.

O gün bugündür onun tavsiye ettiği veya ödünç verdiği birçok kitap okudum. Ekim ayı okuma listemde de yine onun tavsiye ettiği iki kitap var.

Ayşe Başak Kaban, Ayizi Yayınevi'nin yazarı. Ayizi Yayınevi benim manevi kardeşim :) Ordan çıkan her şeye şefkatle ve merakla yaklaşıyorum. Kaban'ın ilk kitabı Ben, Kendim ve Bergen'di. Ordaki ayrıksı insan portrelerini anlatışını çok sevmiştim. Ablam elime son kitabı Ne Malum?'u tutuşturunca hemen okumaya başladım. Ne Malum?'da da marjinalize edilen, suçla özdeşleştirilen, yalnız, bunalımlı ve hizaya sokulamayan insanların hikayeleri var. Cinnetin eşiğinde bir kitap bu. Tavsiye ederim.


Bir köpekli ve çok kedili yazarımız Ayşe Başak Kaban


Daha önce de söylemiştim, yeni çıkan kitapları Radikal Kitap'tan takip ediyorum genelde. Bir de Adnan Bostancıoğlu'nun NTV'deki Köşedeki Kitapçı adlı radyo programından. Otel Francfort'u Radikal Kitap'tan keşfettim. Davit Leavitt, Avrupa'da 2. Dünya Savaşı sürerken, hala tarafsız bir ülke statüsünde olan Portekiz'e sığınmış iki Amerikalı çiftin çarpıcı hikayesini anlatıyor romanda. Aşk, cinsel kimlikler, savaşın yarattığı travma Pete ve Julia'nın kaldıkları Hotel Francfort'taki kısa soluklanmalarla konu ediliyor. Beklenmedik gelişmeler ve dramatik bir son kitabın arasına ayraç koyma sıklığınızı azaltacak. Geçen yılın en beğendiğim kitaplarından Hotel Francfort. Lizbon sokaklarında Leavitt'in rehberliğinde gezmek de cabası...

Okuyunca diyeceksiniz ki, "David de ancak böyle biri olabilirdi".


Semih Gümüş'e edebiyata, yazıya adanmış yaşamından dolayı sempati duyuyorum. Yoksa, Radikal Kitap'taki köşe yazıları beni sarmıyor. Bir baktım, roman yazmaya heves etmiş. İnsan kayıtsız kalamıyor bu çabaya. Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz, sol harekette yer alan ve bu yüzden uzun süreli ve travmatik bir hapislik dönemi yaşayan Sinan'ın cezaevinden çıktıktan sonra yaşadığı bunalımı, düzenli hayatını arkada bırakarak kaçtığı sahil kasabasını ve geçmiş muhasebesini anlatıyor. Yeni bir aşk da Sinan'ın hayatını allak bullak ediyor. Yalnızlık, geçmişle hesaplaşma, cinsellik ve aşkla sınanan bir erkeğin çarpıcı hikayesini bilahare Uwe Timm, Kuş Çayırı'nda bana maharetle anlatmış olmasa, Semih Gümüş'ü yine de okuyun, derdim. Ama Timm'le tanıştıktan sonra bunu söylemek saçmalık olur. Kuş Çayırı, 2016 kitapları arasında. Sonra bahsedeceğim ondan. Hasılı, "olmamış", diyorum. Çok acemice bir deneme Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz.

Kapak torpilli olsa gerek. Çok beğendim.

İşte bir abla tavsiyesi daha: Gülmekten Ölen Adam Vakası. Hindistan'ın en özel dedektifi Vish Puri'nin hikayesini Tarquin Hall anlatıyor. Hall, bir İngiliz. Hindistan'da gazetecilik yaptığı dönemlerde yaptığı gözlemlerden yola çıkarak bu ülkede geçen bir polisiye yazmaya girişebilmiş. Tabii bir batılının bakışıyla, geleneksel kültür, batıl inançlar ve onun yarattığı kaos, rüşvet, yolsuzluk, cinsiyetçilik, kayırmacılık ve benzeri konuları kitabın merkezine yerleştirmiş. Dedektif Vish Puri, Hindistan'ın önemli bilim adamlarından Dr. Suresh'in ölümünün ardından cinayeti aydınlatmaya girişir. Suresh, dolandırıcılık ve tehditle gemisini yürüten sahte guruların peşindedir. Gerilimden ziyade komedi türüne yakın bu kitapta, kendi kültürümüze yakın Hint kültürüyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Hafif bir şeyler okumak isteyenlerin dikkatine!

Hall ve Hintli karısı.






Ne Malum?, Ayşe B. Kaban, Ayizi
Otel Francfort, David Leavitt, YKY
Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz, Semih Gümüş, Can

Gülmekten Ölen Adam Vakası, Hindistan'ın En Özel Dedektifi Vish Puri, Tarquin Hall, Çev. Zeliha Babayiğit, Büyülü Fener

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Bedeni kullanma ve onun tarafından kullanılma kılavuzu: Bedenin Güncesi

Kitaplarımı genelde, arkadaşımın yöneticisi olduğu için indirim yaptığı kitapçıdan alıyorum. Ama kitapçılarda siftinmeyi sevdiğim için önüme çıkan kitapçıya girip, raflarda kazı çalışması da yapıyorum. D&R'da yeni çıkanlara bakınırken, Daniel Pennac abimizin yeni kitabının çıktığını farkettim: Bedenin Güncesi. Adeta elime düşüverdi demek daha doğru aslında. Raftan başka bir kitabı çekerken bu geldi. Şöyle bir arka kapağını okuyayım dedim:

"Tüm korkularımı tekrar düşününce duyumlarımın bir listesini oluşturdum: boşluk korkusu taşaklarımı eziyor, darbe alma korkusu beni felç ediyor, korkma korkusu gün boyu kaygıya sebep oluyor, kaygı korku veriyor, heyecan (tatlı olanı bile) tüylerimi ürpertiyor, nostalji (babamı düşünmek gibi mesela) gözlerimi yaşartıyor, beklenmedik olaylar beni sıçratıyor (çarpan bir kapı olsa bile), panik hali beni işetebiliyor, en ufak üzüntü beni ağlatabiliyor, hiddet soluğumu kesiyor, utanç beni küçük düşürüyor. Bedenim her şeye tepki veriyor. Ama her zaman nasıl tepki vereceğini tam olarak bilemiyorum".

Resim yazısı ekle


A ha!

Yahu anlatılan benim hikayem mi acaba, diye heyecanlanarak (zaten bu heyecanlanmalar bitmez) sayfaları karıştırdıkça daha da sardı Bedenin Güncesi.

Tabii D&R'a söğüşlenmeme inadı yüzünden bir süre erteledim okumaya başlamayı.

Kitap elime geçer geçmez, benim gibi rahvan okuyan bir insana duman attıracak kadar sarmalayan bir anlatı olduğunu keşfettim.

Bence tüm zamanların en çok okunan kitaplarından olmalı bu. Çünkü bize bedenimizle ruhumuz arasında bağlantı kurmanın yollarını öğrettiği kadar, bedenimize yabancılaşarak onu tanımayı da öğütlüyor. Zaten beden dediğimiz şey genellikle bir tiran, laftan sözden, edepten terbiyeden anlamıyor. Zaptetmek çok zor. Ama aynı şekilde harekete geçirmek te...

Lison, babası öldükten sonra onun kendisine bir günlük bırakmış olduğunu farkeder. Baba, bu günlükte çocukluktan başlayan bir büyüme, erginleşme, olgunlaşma ve yaşlılık hikayesi anlatmaktadır. Ama bu hikaye bedenin gelişimi, dönüşümü, sürprizleri, travmaları, hazları, beklentileri, tatminsizlikleri ve çöküşü etrafında döner. 87 yaşında ölmesine kısa süre kalana kadar geçen zamanda bedeninin serüvenini, açıkyüreklilikle, acıyla, keyifle anlatmıştır babası Lison'a.

Pennac hazretleri. Şu surata bakınca, "Evet, bu adam böyle bir kitap yazabilir" demez misiniz?


Daniel Pennac, bedenimizin en göz kamaştırıcı ve en tiksinç yanlarını bu hikaye kılavuzluğunda keşfetmemizi sağlayan bir metin kaleme almış. Mesela şu:

"Öğrenilmeye ihtiyacı olmayan şeyler: nefes almak, görmek, duymak,yemek, işemek, sıçmak, yatmak ve uyanmak. Dahası var! Duyuyoruz ama dinlemeyi öğrenmek gerekiyor. Görüyoruz ama bakmayı öğrenmek gerekiyor. Yiyoruz ama tabağındaki eti kesmeyi öğrenmek gerekiyor. Sıçıyoruz ama lazımlığa yapmayı öğrenmek gerekiyor. İşiyoruz ama ayaklarımıza işememeyi öğrendikten sonra ileriye nişan almayı öğrenmek gerekiyor. Öğrenmek, her şeyden önce bedenine hakim olmak demektir."

Ya da şu:

"Hipokondri: Bilincin dengesini kaybetmesinden dolayı bedenin gösterdiği her tepkiyi abartıyla algılamak. Ruhum ile bedenim birbirlerine oyun oynuyorlar. Yeni bir his olduğu için daha çok ilgi çekici. Doğuştan hipokondriyak mıyım yoksa geçici bir krizin kurbanı mıyım? Mide kanseri: İçten içe yenilmek, hem de sindirim sistemi tarafından! Mitolojik bir korku."

Peki ya şu:

"Çocukların özenle dişlerini fırçaladığını görünce Mona'yla onlara dayattığımız kuralların hiçbirini uygulamadığımı kendime itiraf ettim. (...) Diş fırçalamak, sonsuzluğun bekleme odasıdır. Bir de ayinler var beni bu kadar sıkan."

Ve son olarak bir yaşlılık anlatısı:

"Adımlarım kısalıyor, kalktığımda gözlerim kararıyor, dizim kilitleniyor, damarlarım çekiliyor, prostat yine zedelendi, sesim çatallaştı, katarakt ameliyatı geçirdim, tinnitusa eklenen fosfen, dudağımın kenarında kuruyan yumurta sarısı, giymesi gittikçe zorlaşan pantolon, arada bir kapatmayı unuttuğum fermuar, ani yorgunluklar, uykuların çoğalması, bütün bunlar rutinleşti. Bedenim ile ben sözleşmenin sonuna gelen ve birbirini umursamayan iki ev arkadaşı gibiyiz. Evde kimse temizlik yapmıyor artık, böyle daha iyi."

Sayfalar boyunca, meydan okuyucu bir kas yığınına dönüşmek için Meydan Larousse'dan kestiği bir eskorşeyi aynanın kenarına sıkıştıran çelimsiz oğlanla; yükseklik korkusunu yenmek için ahırın çatısından panik halinde, çığlık çığlığa buğday yığınına atlayan ergenle; elinin üzerindeki ilk yaşlılık lekesinin kahve lekesi olması için dua eden olgun bir erkekle ve de zihni henüz berrakken bedeninin onu terketmeye başladığını karamsarlık ama yine de merakla izleyen bir ihtiyarla özdeşleşmek işten değil.

Dilan Kırat'ın akıcı çevirisi de okuma hızını arttırıyor.

Bence bu önerimden çok memnun kalacaksınız. Keyif alacaksınız, demiyorum, ona göre!

Bedenin Güncesi, Daniel Pennac, Çev. Dilan Kırat, Ayrıntı, İstanbul.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Kitap yapraklarında sonbahar

Bu blog yazarlığı gel-gitli bir iş. Yazdıkça yazası geliyor insanın veya aylarca yüzüne bakmayabiliyor blogunun. Yazmak bir çeşit iç dökme yahut benliğini teşhir etme arzusu demek ve bu ihtiyacın hasıl olduğu dönemler var. 

Aylarca yazmamış bir blog sahibi olarak, o dönemlerden biri geldi benim için belli ki :) 

Daha önce agora'dan çıkmış


Efendim bu yazıda da Eylül ayı okumalarımdan bahsedeyim. Bu ayın ilk kitabını bir mesai arkadaşım verdi bana. Ona hediye edilmiş. O da benim Ankara'ya duyduğum ilgiden ve kendi vakitsizliğinden yola çıkarak kitabı bana ödünç verdi: Ankaralı Nefise. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde hocalık yapan yazar, Yıldırım B. Doğan, psikiyatrist olmasının da avantajıyla psikolojik tahlillere dayanan ilgi çekici bir roman yazmış. Nefise, gönülsüzce evlendiği kocasıyla, mücavir alandan göçtükleri Ankara'nın yoksul bir semtinde yaşar. Bakkallık yapan koca, bedensel kusurlarının üstesinden kötücül karakteriyle gelmeye çalışan, hoyrat bir adamdır. Nefise'nin, kocasıyla, evine temizliğe gitmeye başladığı obez, entelektüel ve münzevi avukatla, sonradan aşık olacağı dolmuş şoförüyle ilişkilerini konu ediyor Doğan. Nefise güçlü bir karakter. Roman boyunca fonda Ankara, tozlu ve kavruk dokusuyla ara ara boy gösteriyor. 

Eşyayla dostluk kurma vaadi sunan kapak


Gamze Güller, kemik okur kitlesi olan bir yazarmış. Ben ilk kez son kitabı En Çok Onu Sevdim'i okudum. Ben de romanı sevdim. O da Ankara'da geçiyor. Bu kez Ankara'nın soluğu daha fazla duyuluyor fakat. Asuman, evlilik planları yaptığı sevgilisiyle yeni taşındığı eski mi eski bir apartman dairesine aşık olur. Giderek hayattan kopup evin sesini dinleyerek yaşamaya başlayacaktır. Modern hayatın hızını, acımasızlığını ve tüketici enerjisini sorgulayan ve bunu da gündelik hayatın sahnesi olan ev mefhumu ile kentsel dönüşüm üzerinden yapan okunulası bir kitap En Çok Onu Sevdim.

Yakup ile Leman. Gerilimli ve enerjik bir ilişki.


Yıllardır sözlü tarih, özellikle de kadınların tarihi ile ilgilendiğim için, anı, biyografi, otobiyografi türü kitaplar gözümden kaçmaz hiç. Bu sefer de bir sosyal medya paylaşımı yoluyla piyasaya çıktığını farkettiğim Bahar Gökpınar'ın Leman Karaosmanoğlu biyografisini elden geçirdim: Müphem Bir Kadının Feminist Biyografi ile Kurgulanışı. Leman Hanım tanımaya değer bir kadın. Çok müşfik, iyi huylu olduğundan falan değil. Güçlü ve nev-i şahsına münhasır bir kadın olduğundan. Keza, Murat Belge, Tuba Çandar'ın hazırladığı Bir Hayat adlı nehir söyleşisinde, halası olan Leman Hanım'ın zorlu karakterini ballandırarak anlatıyor :) İki güçlü adamın, abisi Burhan Belge ile kocası Yakup Kadri'nin dünyasına sığışmaya çalışan bir kadın olmayı reddediyor Leman Hanım. Belki bu yüzden hırçın, kaprisli ama entelektüel, ne istediğini bilen bir karaktere sahip oluyor. Kitaptan bende çok iz kalmadı. Ben Leman Karaosmanoğlu'nu, Ali Cengizkan'ın yaptığı bir uzun söyleşide daha dolaysız tanıma şansı bulduğumu sanıyorum. Ankara'da geçen günleri, siyasetin riyakar ve yıpratıcı karakterini pervasızca anlatan, geri planda kalmayı reddeden bir üst sınıf kadını duruyordu orada. 

İtalyan Kızı, kült bir roman. Celal Üster'in incelikli çevirisiyle yıllar önce, unutulmaz e Yayınları tarafından yayınlanmış. Iris Murdoch'un dünyada en çok bilinen eseri olsa gerek. Romanda, yıldızının hiç barışmadığı annesinin cenazesi için onun kardeşi, yengesi ve yeğeniyle birlikte yaşadığı çocukluk evine dönen kahramanımız, yıllarca hakkında düşünmediği birisiyle daha karşılaşır: İtalyan kızı diye seslendiği hizmetçi kadın. Aile içi çatışmalar, arzu, nefret, ihanet, tutku ile akan roman, beklenmedik bir sonla noktalanacaktır. Tavsiye ederim.

Aynı zamanda bir felsefeci olan Murdoch


Murakami'yi en çok Yaban Koyununun İzinde ile sevmiştim. Sahilde Kafka da unutulmazdı. Birkaç kitap daha okudum Murakami'den ama diğerleri kadar sarmadı. Uyku'yu son bir deneme daha yapmak için okudum. Çarpıcı bir kısa roman olan Uyku, her zamanki gibi fantastik unsurlar barındırıyor. Kelimeler ve imgelerle barışık biri Murakami. Bu sefer görsellerle de süslenmiş kitap. Ama bir uykusuzluk hikayesi anlatan Uyku, bende yer etmedi.

Kitaptaki görsellerden biri




Muriel Burbery'yi Kirpinin Zarafeti ile tanımış olabilirsiniz. Çünkü dünyada bu kitapla tanındı. Bir best sellera konduramayacağınız kadar derinlikli, iz bırakan bir romandı Kirpinin Zarafeti. Gurmenin Son Yemeği aynı yayınevinden çıkan ikinci romanı olarak beklentileri karşılamıyor. Paris'in gösterişle restoranlarının hakimi olan bir gurmenin hayatla ve ailesiyle olan sorunlarıyla ölüm döşeğinde iken  yüzleşmesi var bu kitapta. Damak tadının bellekle ilintisi var. Romanda bu ilinti çıkıyor karşımıza. Burbery bize bir söz vermişti Kirpinin Zarafeti ile ama Gurmenin Son Yemeği'nde bu sözünü tutmadı. Fazladan bir çaba göstermesi lazım. Yeni bir romanının çevrilmesini bekleyeceğim. 

Gurmenin Son Yemeği'ni anlattım ama Kirpinin Zarafeti'ni tavsiye ediyorum. Filmi de var!





Ankaralı Nefise, Yıldırım B. Doğan, KM Yayınları
En Çok Onu Sevdim, Gamze Güller, İletişim
Müphem Bir Kadının Feminist Biyografi ile Kurgulanışı, A. Leman Karaosmanoğlu, Bahar Gökpınar, İletişim
İtalyan Kızı, Irıs Murdoch, Çev. Celal Üster, e Yayınları
Uyku, Haruki Murakami, Çev. Can Erkin,

Gurmenin Son Yemeği, Muriel Burbery, Kırmızı Kedi
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...